Hem hüzün, hem tarih, hem gurur, hem doğa, hem mutluluk barındıran Gökçeada, canım ada.

Hüznü koruyamayıp yiten mozaik kültüründen, tarihi ta deniz tanrısı Poseidon’dan, gururu geçilmesine izin verilmemiş Çanakkale Savaşı’ndan, doğası sakallı keçilerin gölgesinde dinlendiği zeytin ağaçlarından, mutluluğu ise dört yanının Kuzey Ege Denizi ile çevrelenmiş olmasından geliyor.

İdeolojik çatışmalara girmeden, devlet baskılarıyla boşaltılmış ve gördüğümde insani duygularla gözlerimin dolduğu Rum köyleri için açılışı Ezginin Günlüğü'nün Signomisi ile yaptım. Bilenler bilir, bilmeyenler de bilmek ister belki. Signomi Yunanca’da “özür dilerim” demek. Diyebilenlere...  

Gökçeada (Yunanca adı İmroz) Lozan Antlaşması sonrası Bozcaada (Yunanca adı Tenedos) ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiyor geçmesine de, diyorlar ki bize adadaki Rum nüfusunun güvenliğini sağlayacaksınız. Bir süre güle oynaya, özlemini duyduğumuz barış ortamında yaşanıyor. 1955’te malumunuz kara 6-7 Eylül yaşanıyor. Başımız önümüze eğik kalıyor... Akabinde sene oluyor 1960 darbe sonrası, Gökçeada’ya atanıyor bir kaymakam ve ılımlı hava bir anda bozuluyor. Yoğun bir azınlık nüfusu olan adada gayri müslimlere bir takım yasaklar gelmeye başlıyor. Ülkemizin ilk Rum okulu da o dönemde kapanıyor.

Baskılar bir türlü bitmiyor tabi. Belki de Gökçeada’nın başına gelebilecek en kötü uygulamalardan biri geliyor ve açık cezaevi niteliğinde bir cezaevi kuruluyor. Bu açıkcezaevi de jandarmalar tarafından değil, savcılar tarafından korunuyor. Hal böyle olunca da çıkıyor mahkumlar dışarı, başlıyor tecavüzler, hırsızlıklar. Baskılara daha fazla dayanamayan Rumlar da dönüyorlar Yunanistan’a. Bir bir boş kalıyor Rum köyleri.

Bu sebepten hüzünlüdür İmroz’un hikayesi. Karadeniz ve Ege’den göçler alarak yeni nüfusu oluşsa da, o eski havayı solumak isterdim.

Anlattık anlatık da, bu adaya nasıl ulaşacağız sorunu gündeme gelemedi bir türlü. Hemen anlatayım. Basittir Gökçeada’ya kavuşmak. İstanbul çıkışlı olarak tarif edeyim.

Eğer sezonda gideceksen yani Haziran sonu ve Ağustos sonu arası, feribot biletlerini Gestaş üzerinden almak en iyisi. İstanbul’dan Kabatepe’ye giden yaklaşık 4 saatlik bir yolculuk sonunda Gökçeada arabalı feribotuna ulaşıyorsun. Online biletin var ise, hiç o araba sırasında beklemeden “fiyuuu” diye feribota giriyorsun.

Haftasonluk için benim yaptığım, Cumayı Cumartesi’ye bağlayan gece saat 02:30’da yola düşüp yaklaşık 06:30’da Kabatepe’ye vararak saat 07:00’deki ilk feribot ile adaya kendimi atmak! Böylece haftasonu değerlendirmesi için dolu dolu bir Cumartesi ile Pazar günü cepte oluyor. Yineliyorum, mutlaka Gestaş üzerinden bileti önceden alıp sıra beklememeni tavsiye ederim!

Feribot kuyruğunda beklerken, güzel ada insanları ellerinde sepetlerle bekleyenlere badem kurabiyelerinden dağıtacaklar. Adanın meşhur bademli kurabiyelerini satan 2 büyük marka var; Efi ve Gliki. Hangisi favorin feribot kuyruğunda karar verebilirsin :)

Adaya arabasız da gidebilirsin ama ben hep araba ile gittiğim için feribottan merkeze kalkan otobüs veya diğer toplu ulaşım hakkında bir bilgim yok. Gökçeada oldukça büyük ve dağlık olduğu için yürüyerek merkeze ulaşmak bir hayli zor. Feribotun durduğu Kuzu Limanı da adanın merkezine ve diğer konaklama yerlerine uzak olduğu için, araba büyük rahatlık oluyor.

Sabah 7 feribotunu beklerken kuyrukta ikram edilen badem kurabiyeleriyle doğan güneşi selamlayabilirsin :)

Dağlı ve virajlı Gökçeada'da ulaşım için araba hayat kurtarabilir :)

Adanın köylerini ve yüzme yerlerini bir sonraki yazıda anlatacağım. Ama ister sörf, ister sakinlik, ister sadece yüzme ve güneşlenme amacın olsun Gökçeada seni çok mutlu edecek! Şunu da unutmamak kaydı ile, Bozcaada kadar ünlenmemiş ve dolup taşan bir kalabalığı yoktur Gökçeada’nın. Bozcaada ile kıyaslandığında çok daha büyük, ama coğrafik yapısı sebebiyle yerleşim alanı kısıtlı kalmaktadır. Kocaman adayı belki de 1- 1.30 saatte turlayabilirsin.

Adadan dönüş için ayaklarım hep geri geri gitse de, çantamı Gökçeada ganimetleri ile doldurup mutlu oluyorum. Nedir ganimetler? Keçileri ile ünlü olan adanın keçi sütünden yapılma süt reçeli, keçi sütü kremi, adanın zeytinlerinden yapılma zeytinyağı, adanın meşhur domates reçeli, bol bol kokulu mis domatesler, keçi peyniri, zeytinyağlı kolonyası ve daha niceleri. Keçi Peyniri için ada merkezindeki Ecevit’in yeri marketi çok övülüyor. Domates reçeli, süt reçeli ve mis kokulu zeytinyağı kolonyası için de favorim Ada Rüzgarı’nı öneriyorum.

Saatler Pazar günü 17:00’yi gösterdiğinde de saçlarda kum, kollarda tuz ve gözlerde yaş feribotta martılarla meşk ediyorum. Tabi ki İstanbul'a dönüş yolunu elimden geldiğince uzatıyor, kâh alabildiğince uzun ayçiçeği tarlalarına dalıyor, kâh Gelibolu üzerinde yol kenarlarındaki tarlalarda leziz domates, salatalık, meyve satan köylü kardeşlerimden alışveriş ediyorum (dikkat çekerim tarlaya dalıp ellerimle topluyorum)! bir gün önce güneşi arkamızdan doğurarak gittiğim yollardan, güneşi yine arkamda batırarak dönüyorum.

Feribot ile dönüş yolunda simitleri hazırladın mı? Canım dostum martılar seni bekliyor olacak :)

Güneş batarken arkasını dönmüş olsalar da ayçiçekleri tarlaları muhteşem değil mi :)

Gözle değil burnunla seç! Mis gibi kokan domates tarlalarına mutlaka dal :)

#rotapintacanakkale